İçindekiler:
Müslüman Öncelikle Bir Hizmet İnsanıdır
Davanın Tarafları
En Büyük Dava Adamı ve Örnek Model
Bütün Müminler Mükelleftir
Hakkıyla Dava Adamı Olabilmek
Aksiyonerlik ve Tatbik Edicilik
Sonuca Odaklı Çalışma
Takip Edicilik, Kontrol ve Devamlılık
Mutmain Olmak
Salih Niyet ve Allah Rızasının Aranması
Hizmetin İbadet Oluşu
Dünyadan Sarfı Nazar
Hizmeti Önemsemek
Edep Üzere Olmak
Fedakarlık, Sadakat ve Kendini Adamak
İtidal ve Denge
Hoşgörü ve Empatik Yaklaşım
Birlikte Çalışma ve Birlik Bilinci
Öfkeyi Yenebilme Gücü
Çabuk ve İsabetli Kararlar
Nefse Hitap, Hesaba Çekiş ve Nasihat
Belirleyicilik ve Yön Verebilme
İdealist Olmak
Halka Hizmet Hakka Hizmet Bilinci
Hizmete Teşvik
Şekilcilik ile detay konusunda hassas dengeyi kurabilme
Çalışkanlık ve Mücadele:
Gelişime ve Yeniliğe Açıklık
Ölçüleri Bilmek ve Uygulamak
Egolarından Sıyrılmak ve Kusurları Nefsten, Başarıyı Allah’tan Bilmek
Örnek İnsan
Heyecanı Muhafaza
Sabır, Sebat ve Azim
Layıkıyla Hizmet ve Dava
İdrak Sahibi Olmak
Planlı Olmak-Zamanı Etkin Kullanabilmek
Oluşan Yeni İhtiyaçları Belirleyebilmek
İstişare ve Tevekkül
Hayrı Gözeticilik
Ciddiyet, Vakar ve Sorumluluk
Kulluk Bilinci
Şükür
İtaat
Dürüstlük
İlim Sahibi Olmak
Objektif Değerlendirme
Yardım ve Himmet İçin Talepkar Olmak
Uhuvvet
Baş Olma Kaygısından Uzaklık
Merhamet
Sözünde Durmak ve Ahde Vefa
İnsanlığın İlk Ahdi
Peygamber Efendimize (SAV) Verilen Söz
Akitlerde Sadakat
Münafıklık Alameti
En Güzel Örnek
Tutulmayan Sözler ve Kayıplarımız
İbret Tablolarından
Seviyeyi Muhafaza
Allah’tan (CC) Korkmak ve Sadıklarla Beraber Olmak
Safların Net Olarak Belirlenmesi
Hak’kı Hak’ka Teslim Etmek
İmanı Tercih Eden Hizmet Ehlinin Durumu
Tahkiki İmanın Güzelliği
İman Eden Hizmet Ehli ile Kafirlerin Karşılaştırılması
DAVA ADAMI ve HİZMET ŞUURU
Yaşamı anlamlı ve değerli kılan, yapılan faydalı vazife ve hizmetlerdir. Asıl olan, bu hizmetleri kulluk şuuru içerisinde yapabilmek ve değerlendirebilmektir. İlk insan ve nebi Hz. Adem (as) olup, iyiliği emredip kötülükten sakındıran ilk peygamber ve ilk dava adamıdır. Bu yolun ve davanın konusu kısaca “Emr-i bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker” olmuştur. Yani insanlara iyiliği, güzellikleri anlatmak ve onları çirkinliklerden, kötülüklerden uzak tutmaya çalışmak.
Müslüman Öncelikle Bir Hizmet İnsanıdır.
Müslüman, her şeyden önce bir hizmet insanıdır. İhtiyaç sahibi herkese gücü yettiğince yardımcı olur. Aç olanı doyurmayı, çıplağı giydirmeyi, bilmeyene öğretmeyi, mazlumu korumayı, zalimin zulmüne mani olmayı, herkese hayır öğütte bulunmayı bir Müslümanlık görevi bilir ve gereğince hareket ederek bu doğrultuda hizmet eder. Bunu gerçekleştiren, ahiretini de kazanmış olacaktır. Peygamber Efendimiz (sav) “İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” (Ebu Ya’la Müsned,Bezzar, Müsned İbnu Hacer,Metalib) buyurarak, hizmet ehli olmanın önemine dikkat çekmiştir. Hizmet ehli olmak aynı zamanda bir davaya da sahip olmayı gerektirir. Bu dava islamı en güzel hali ile yaşamak ve yaşanmasına da vesile olmaktır. Bu ise insanlara iyiliği emredip, kötülüklerden sakındırmakla mümkündür. Bu noktada, hizmet şuurunu bir dava olarak benimsemek her bilinçli müslüman için bir görev ve zorunluluk olarak algılanmalıdır.
Davanın Tarafları:
Öncelikle davanın taraflarını belirlemek gerekir. Davanın zanlıları nefis ve şeytantır. İdrak sahibi bir müslümanın bunları düşman bilmesi gereklidir. Nefis ve şeytan, Allah’ın (CC) dinine hizmet edilmesini asla istemez. İnananlar olarak, düşmanımızı bilerek Allah-u Zülcelale kulluğumuzu bir dava şuuru içerisinde, Kur’an ve sünnet ölçüsünde yerine getirmeye çalışmak zorundayız. Peki dava adamı kimdir? Bizler birer dava adamı olabilir miyiz? Dava şuuruna erebilir miyiz?
En Büyük Dava Adamı ve Örnek Model:
Bu konuda öncelikli koşul, sadıklarla beraber olmak ve onları örnek almaktır. Çünkü sıdk ve bağlılık, sadıkların ortak özelliğidir. Hiç şüphesiz en büyük dava adamı Hz. Muhammed (sav)’dir. Sadıklar da Peygamber Efendimizin (sav) takipcisi olan Allah dostlarıdır. İşte bu noktada örnek model Allah (CC) dostlarıdır. Çünkü onlar bu davaya baş koymuş, hizmet için canları ve başlarını bu uğurda harcamaya and içmiş, kendilerini dine ve Allah’a kulluğa adamışlardır. Onları dünya nimetleri, mal, mülk zerre kadar ilgilendirmemektedir.
Bütün Müminler Mükelleftir:
İslam kimsenin tekelinde olmadığından ve ruhbanlığa da yer olmadığından inanan her mümin dinine sahip çıkmak ve onu yakınlarından başlamak üzere daha geniş çevrelere ulaştırmak ve yaymakla mükelleftir. Bu inanan bizler için en önemli bir görev addedilmeli hatta hayatın asli gayesi olmalıdır.Bir yanda imanın, diğer yanda küfürün karşılıklı olarak çatışma halinde olduğunu görüyoruz. Böyle bir ortamda safımızı net olarak belirlemek ve bu doğrultuda çalışmalar yapmak zorundayız. Allahu Zülcelal bir ayeti kerimesinde şu müjdeyi vermektedir.
“Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden bir işte bulunanın işini boşa çıkarmam. Sizin kiminiz kiminizdendir. İşte, hicret edenlerin, yurtlarından sürülüp çıkarılanların ve yolumda işkence görenlerin, çarpışıp öldürülenlerin, mutlaka kötülüklerini örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. (Bu,) Allah katından bir karşılık (sevap)tır. (O) Allah, karşılığın (sevabın) en güzeli O’nun katındadır.” (Al-i İmran, 195)
Hizmet, Yüce Allah’ın emridir. “Allah yolunda mallarınız ve canlarınız ile cihad edin…” (Tövbe;41) ayetinde hizmet ehli için nice anlamlar içermektedir. Bu Allah-u Zülcelal’in kendine yönelmek isteyenlere açık bir davetidir. Tasavvuf ehli, cihadın manevi yönüyle ilgilenmiş, insanlığa hakkı ve hayır yolunda hizmeti anlatmışlardır. O halde tarafımızı iman yönünde belirleyerek bir dava adamı olarak hizmetten bir an bile geri durmamak gerekmektedir. Demek ki dikkatlice düşünecek olursak Allah’a kul olmanın, aynı zamanda hizmet ve dava adamı olmak olduğu idrak edilebilecektir.
Hakkıyla Dava Adamı Olabilmek:
Peki dava adamı olmak hangi meziyetleri gerektirir? Kitabımızın muhtelif bölümlerinde bu özellikleri dilimizin döndüğünce ifade etmeye çalıştık. Ancak şu hususu da unutulmamalıdır ki hakiki bir mümin olabilirsek zaten hakiki bir hizmet adamı kimliğini edinmiş oluruz. Ya da farklı bir ifadeyle Allah’ın emri ve rızasını gaye edinen kimse, zaten hizmet şuuruna sahip bir mümin olmuş olacaktır.
Aksiyonerlik ve Tatbik Edicilik:
Dava adamı ilmiyle amel eder, bilgisini hayata aktarır ve sonuçlarını yaşar. Malumdur ki, Kuran’ın ilk emri ‘Oku’ diye başlar. Okumak, öğrenmek, kendini geliştirmek her insan için geçerlidir. Ancak okumak, öğrenmek yeterli değildir. Okunan ve öğrenilen bilgilerin hayata geçirilmesi ve uygulanması gereklidir. Sahabenin özellikle Kur’an hükümlerini hayatlara geçirme hususundaki hassasiyetleri takdire şayandır. Günümüz iletişim araçlarının son derece geliştiği bir ortamda bilgiye ulaşım saniyelerle ölçülmektedir. Elbetteki bilginin doğru, temiz, ve tahrif edilmemiş olma gerekliliğinin yanısıra, elde edilen bilginin doğru kullanılması da son derece önemlidir. Edinilen bilgilerin hangi ölçülere dayandırılacağı bir mümin için tartışılamaz. Bu Kur’an ve sünnet ölçüsüdür. Aldığı bilgiyi söz konusu ölçüler terazisinde tartan mümin uygun bilgiyi alır, işler ve hayata aktarır. İşte bu noktada dava adamı aksiyonerdir. Bilgilerini, adadığı davasında kullanır ve harekete geçer. ‘Şu halde kim mü’min olarak bir salih amel işlerse, çalışması asla inkâr edilmez. Şüphesiz biz onu yazmaktayız.’ (Enbiyâ Sûresi/ 94)
O halde dava adamı, hizmete fayda sağlayan bilgiyi kullanmalı ve en etkin şekilde bu bilgiyi başkalarına da aktarmak yoluyla uygulatabilmelidir. Çünkü herkese yaptığının karşılığı mutlaka verilecektir.
Hizmet ehli uygulamacıdır. İnandıklarını tatbik eder. Önce yaşar, daha sonra yaşatmaya çalışır. Davet ve tebliğ edicidir. Planlarını hayata geçirir, uygular . Fikir ve düşünceleri kağıt üzerinde kalmaz.
‘Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni (Kur’an’ı) gereğince uygulasalardı elbette üstlerinden ve ayaklarının altından (bol bol rızık) yiyeceklerdi.’ (Mâide Sûresi/ 66)
‘Biz her ümmet için uygulayacağı bir ibadet yolu verdik. O halde din işinde seninle asla çekişmesinler. Sen Rabbine davet et. Çünkü sen hiç şüphesiz hakka götüren dosdoğru bir yol üzerindesin.’ (Hac Sûresi/ 67)
Sonuca Odaklı Çalışma:
Hizmet ehli, sonuca odaklanmalıdır. Dava adamı, harekete geçerken belirlenen hedeflere odaklı çalışır. Ve bilir ki herkese çalışmasının karşılığı vardır. ‘Kim de mü'min olarak ahireti ister ve ona ulaşmak için gereği gibi çalışırsa, işte bunların çalışmalarının karşılığı verilir.’ (İsrâ Sûresi/ 19) Ayet-i kerimede de bildirildiği üzere ahirete dönük çalışana, bu çalışmasının karşılığı verilecektir.
Allah-u Zülcelal, kim neye ve kime odaklı çalışırsa , kişiye talep ettiğini verir. Yani karşılık mekanizmasını çalıştırır. Hizmet ve dava adamının hedefi Allah’ın rızası doğrultusunda emirlerini yerine getirmek ve kötülüğü engellemektir. Sonuç net olursa bu hedeflere ulaşmak daha kolay hale gelir. Allah-u Zülcelal çalışmaların karşılığını verendir.
Takip Edicilik, Kontrol ve Devamlılık:
Hizmet adamı, başladığı işi takip eder. Çözümcül ve sonuçlandırıcıdır. Hizmetlerin sağlıklı bir şekilde yürütülmesi, istenilen neticelerin alınabilmesi için kontrol mekanizmasını etkin olarak işletir. Gerek kendi otokontrolünü, gerekse dava ve hizmet arkadaşlarının kontrollerini yol gösterici, teşvik edici, hataları düzeltici, gerektiğinde ikaz edici şekilde gerçekleştirir. Başarıları da ödüllendiricidir.
Diğer yandan hizmetin devamlılığı da önemlidir. Tabiri caiz ise şıpsevdicilik yoktur. Bıkıp usanmaz, sabırlıdır. Devamlılığın anlamını içselleştirmiştir. Az çok demeden ve boş kalmaksızın çalışmasına devam eder, amellerini ve çalışmalarını kesintiye uğratmaz.
‘(Ey Muhammed!) Bundan dolayı sen çağrıya devam et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol.‘ (Şûrâ Sûresi/ 15) ‘Şüphe yok ki ben, tövbe edip inanan ve salih ameller işleyen, sonra da doğru yol üzere devam eden kimse için son derece affediciyim.’ (Tâ-Hâ Sûresi/82)
Mutmain Olmak:
Haklı davasını savunur. Davasının haklılığına inanmıştır. Haklı davasında içsel olarak huzur içerisindedir. Herhangi bir söz ve olay onu hedefinden ve amaçlarından alıkoyamaz.
‘Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla ve kalben mutmain olarak mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yüksekçe bir yerdeki güzel bir bahçenin durumu gibidir ki, bol yağmur alınca iki kat ürün verir. Bol yağmur almasa bile ona çiseleme yeter. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.’ (Bakara Sûresi/ 265)
Salih Niyet ve Allah Rızasının Aranması:
Salih niyetlerle işe başlar. Nefis ve egoları adına hareket etmez. Tek niyeti Allah’ın rızasını kazanmaktır. Yapılan hizmetin karşılığını Allahu Zülcelal’den bekler.
‘İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için kendini feda eder. Allah kullarına çok şefkatlidir.’ (Bakara Sûresi/ 207)
‘Allah onunla rızası peşinde olanları selamet yollarına iletir ve onları izniyle, karanlıklardan aydınlığa çıkarıp kendilerini dosdoğru bir yola iletir.’ (Mâide Sûresi/ 16)
‘O, hiç kimseye karşılık bekleyerek iyilik yapmaz.(Yaptığı iyiliği) Ancak yüce Rabbinin rızasını istediği için (yapar).’(Leyl Sûresi/ 19-20)
Hizmetin İbadet Oluşu:
Hak üzere olan dava ve hizmetinin ibadet olduğu bilinci ile hareket eder. İbadet şuuruyla davasına sahip çıkar.
‘De ki: “Şüphesiz bana, dini Allah’a has kılarak O’na ibadet etmem emredildi.’ (Zümer Sûresi/ 11)
‘Biz Allah’ın boyasıyla boyanmışızdır. Boyası Allah’ınkinden daha güzel olan kimdir? Biz ona ibadet edenleriz” (deyin).’ (Bakara Sûresi/ 138)
Dünyadan Sarfı Nazar:
Dünyaya meyletmez. Servet ve makam peşinde değildir. Eline geçen dünyalığı ahiret yolunda harcar. Dünya nimetlerinden bir menfaati bulunmaz.
‘Allah da onlara hem dünya nimetini, hem de ahiretin güzel mükafatını verdi. Allah güzel davrananları sever. ‘ (Âl-i İmrân Sûresi/ 148)
Hizmeti Önemsemek:
Davanın büyüklüğüne inanmakla birlikte hiç bir hizmeti küçümsemez. Bilir ki zahiren çok büyük görünen nice salih ameller, ufak bir gönlün içinde yok kadar küçülürken, görünürde basit ve küçük sanılan salih ameller de, yüce bir gönülde ecir ve sevabı, yerlere ve göklere sığmayan bir kazanç olabilmektedir. Bu nedenle hizmetin ve Allah rızası için yapılan her amel ve işin ne kadar büyük bir önem arzettiği bilinci içindedir. Bu noktada bizler sahip olduğumuz değer ve hizmete ne kadar önem verir ve bunu yansıtabilirsek, bu durum başkaları için de o ölçüde özendirici olabilecektir.
Edep Üzere Olmak:
Davasını savunurken islami edep ölçülerinden taviz vermez. Bireylerin kalbini kırmadan, kötü sözlerden kaçınarak çalışmasını sürdürür.
Ahlaklı ve erdem sahibi olmak, verilen sözlere riayet etmek gibi temel insani değerleri yerine getirmek de bir o kadar önem arzetmektedir. Hizmet ederken adaba aykırı davranışlar yapılan hizmeti bir anda sıfıra indirebildiği gibi, olumsuz sonuçlara da neden olabilir. Bu konuda İslam tarihimizde edep ve saygı yoluyla elde edilmiş pek çok kazanım örneği bulunmaktadır. Bu nedenle özellikle sahabe dönemi başta olmak üzere örnek yaşayış modellerini sağlam eser ve kaynaklardan öğrenmeye çalışmalıyız.
Fedakarlık, Sadakat ve Kendini Adamak:
Malını ve canını bu yola adamıştır. Kendini Allah’a bir adak olarak kabul eder. Dava adamı gönül verdiği dava uğruna, kendi öz nefsine kadar her şeyi feda etmeye hazırdır ve bu hususta o, çoktan aklını, nefsini ve ruhunu ikna etmiş durumdadır.
‘Hani, İmran’ın karısı, “Rabbim! Karnımdaki çocuğu sırf sana hizmet etmek üzere adadım. Benden kabul et. Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin” demişti.’ (Âl-i İmrân Sûresi/ 35)
Hizmet ehli davasında sadıktır. Asla geri durmaz. İnandığı değerlere ve davasına sonuna kadar sahip çıkar. İstikametinde değişiklik olmaz. Bu dava için geçmişte mallarından ve makamlarından gözlerini kırpmadan vazgeçebilmişlerdir. Onlar Resullerini ana ve babalarından daha fazla sevmiş, tüm fedakarlıklarını göstermişlerdi. Hz. Ebubekir (ra), Hz. Muhammed (sav)’e ‘Anam babam sana feda olsun ya Resulallah’ diyecek kadar gönülden bağlanmıştı. Efendimizin (sav) tüm sözleri onlar için bir emir hükmündeydi.
Önce Peygamber Efendimiz (sav), daha sonra da sahabe islam davası için herşeylerini feda etmiş, bu uğurda kendilerinden vazgeçmişlerdir. Sahabelerin hayatı davaya sadakatin en güzel örnekleriyle doludur. Onlar, şu ayet-i kerimeyi kendilerine şiar edindiler: “Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.” (Al-i İmran, 92)Nefsin kötü emellerine uyan kişilerin bu noktada fedakârlık göstermesi beklenemez. Çünkü nefis doğası gereği bencildir, kendisinden başka hiçbir şey düşünmez. Bu hususta insanı yaratan yüce Allah şu uyarıda bulunmayı ihmal etmiyor: “... Kim nefsinin bencil tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.” (Teğabün, 16)Bilinçli bir mümin kendisinden daha fazla başkalarını düşünür. Bir kişinin daha kurtuluşuna vesile olabilmek için gece gündüz durmadan çalışır. Bunu ise hiçbir beklenti olmaksızın sadece Allah (CC) rızası için yapar. Hz. Ebubekir’in (ra) “Ya Rabbi! Benim vücudumu öyle büyüt ki cehenneme başka kimse giremesin, onların yerine sadece benimle dolsun.” Ifadesi, fedakarlığın hangi noktalara ulaşabileceğini göstermesi açısından eşsiz bir örnek olarak hep hafızalarda yer alacaktır.
İtidal ve Denge:
İtidalli ve dengelidir. Dava ve hizmet çalışmaları sırasında dünyaya ait sorumluluklarından kaçmaz. Ailesini, bakmak ve gözetmekle mükellef olduklarını her an kontrolü altında tutar. Onların manevi anlamda yetişmelerine yardımcı olur ve Hakkı anlatır. Bu anlamda dünya ve ahiret dengesini en ideal şekilde kurar.
‘Gerçekten biz, her şeyi bir ölçü ve dengede yarattık.’ (Kamer Sûresi/ 49)
Hoşgörü ve Empatik Yaklaşım:
Dava adamı aynı zamanda kalplere hitap etmesi gerektiği için hoşgörü sahibidir. Dava adına yakıp yıkmaz. Onarır, tamir eder ve destekler. İnsanlara nasıl hitap edeceğini ve muamelede bulunacağını bilir. Yaklaşımı empatiktir. Karşısındaki anlamaya çalışır ve o doğrultuda hitabını gerçekleştirir.
‘Biz gökleri, yeri ve her ikisi arasında bulunanları ancak hakka ve hikmete uygun olarak yarattık. Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Sen şimdi güzel bir şekilde hoşgörü ile muamele et.’ (Hicr Sûresi/ 85)
Birlikte Çalışma ve Birlik Bilinci:
Dava adamı hizmetin ve savunduğu davanın birliktelik ve bütünlük içinde olması gerektiğinin bilincindedir. Davasında ben değil, biz görüşü hakimdir. ‘Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de o, kalplerinizi birleştirmişti. İşte onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz.’ (Âl-i İmrân Sûres/103)
Peygamber Efendimiz (sav) buyurmaktadır ki: “Müminler, iki el gibi devamlı birbirlerini temizlerler.” (Zebidî, İthafu’s-Sâde)
Ayrıca, hadis-i şeriflerde Allah yolunda birlik ve dirliğin insanı nasıl dirilttiği, yalnız kalanın ise nasıl felakete gittiği şöyle anlatılmıştır:
“Sizin cemaat halinde olmanız gerekir. Ayrılıp tek başına kalmaktan sakının. Şüphesiz şeytan, tek kalanla beraberdir (onu kolayca etkileyip, kalbine vesvese verir). İki kişiden ise çok uzak durur. Kim iman selâmeti ile ölüp cennetin tam ortasında olmak istiyorsa, cemaate yapışsın. Kimi iyilikler sevindiriyor, kötülükler üzüyorsa, o gerçek bir mümindir.” (Tirmizî, Ahmed, Hakim)
“Şüphesiz Allahu Tealâ, ümmetimi dalâlet (sapık fikir ve fitne) üzerinde bir araya getirmez. Allah’ın eli (rahmet ve desteği) cemaatle birliktedir. Kim cemaatten ayrılırsa ateşe gider.” (Tirmizî, Tabaranî)
“Hiç şüphesiz şeytan, cemaatten ayrılan kimseyle beraberdir. Onun içine yerleşip, istediği yola çeker.” (Beyhakî,Tabaranî)
“Şüphesiz müminlerin birbirlerine yaptıkları dualar onları destekler.” (Ahmed, Darimî)
Görülmektedir ki hizmetin en önemli hususlarından biri de hizmetin bireysel olarak yapılmamasıdır. Hadis ve ayetlerden anlaşıldığı üzere şeytan tek kalanla beraber olduğu için kişiyi hizmetten alıkoymaktadır.
Öfkeyi Yenebilme Gücü:
Öfkesini yenebilendir. Dava adamı; öfke çukuruna düşmekten her an kendisini muhafaza edebilendir. Ya da öfkesi Allah için olup, bunu da en dengeli şekliyle ve uygun bir metodla yanlışları düzeltmek suretiyle giderebilendir. Öfkenin nefse prim vermek olduğunu bilir. Öfkeli anlarda karar vermez.
‘Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir.’ (Âl-i İmrân Sûresi/134)
Çabuk ve İsabetli Kararlar:
Dava adamı hayırda çabukluğa önem verir. Hızlı ve doğru kararlar almakta mahirdir. Peygamber Efendimiz (sav) çok kritik dönemlerde dahi ani ve isabetli kararlar vermiştir. Mesela, Allah Resûlü, Ashab-ı kiramın bir kısmının işkence altında bulundukları Mekke’den Habeşistan’a hicret etmelerine müsaade etmişti. İlk etapta bu durum üçüncü kişilerce anlaşılamayabilirdi. Ancak; Peygamber Efendimizin (sav) anlayışına göre onlar Habeşistan’a gitmekle, hem Mekke’deki baskıdan kurtulacaklar, hem de orada Müslümanlığı duyuracaklardı. Nitekim öyle de oldu ve Habeş kralı Necaşi bile Müslüman oldu.
Nefse Hitap, Hesaba Çekiş ve Nasihat:
Hataları yüze vurmadan, öncelikle kendi nefsine hitap ederek başkalarına nasihat eder. Tatbik ettikleri ölçüde nasihatta ve tavsiyede bulunur. Uyarıcıdır. Kişilere kızmadan ve suhuletle hizmet eri olmalarını nasihat eder. Hizmet için gayretli olunmasını konusunda çevresine telkinde bulunur.
‘Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum. Ben sizin için güvenilir bir nasihatçıyım.’ (A’râf Sûresi/68) ‘Herkesin nefsi için mücadele ederek geleceği, kendilerine zulmedilmeksizin herkese yaptığının karşılığının eksiksiz ödeneceği günü düşün.’ (Nahl Sûresi/111)
Belirleyicilik ve Yön Verebilme:
Dava adamı, belirleyicidir. Topluma yön verici ve yol göstericidir. Aldığı aksiyonlarla bireylere ve toplumlara yön vererek gelişim ve idraklerine katkıda bulunur.
‘Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın! Nerede olsanız Allah hepinizi bir araya getirir.’ (Bakara Sûresi/148)
İdealist Olmak:
İdealisttir. Mükemmeli arar. Yapılan hizmetin en iyi şekilde sonuçlanması için elinden gelen gayreti tümüyle gösterir. Hedefi büyüktür. İdealize ettiği yüksek değerler için gerekli tüm tedbirleri de alır. Herşeyden once geniş bir vizyon sahibidir.
Halka Hizmet Hakka Hizmet Bilinci:
Halka hizmet eder. Halka hizmetin hakka hizmet olduğunun bilinci içerisindedir.
Hizmete Teşvik:
Hakka hizmet yolu ile ulaşmak üzere çevresine telkin ve teşvikte bulunur. Canlı ve hizmeti teşvik edici bir şekilde coşkun ve idealist mesajlar verir. ‘Yoksulu yedirmek konusunda birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.’ (Fecr Sûresi/ 18)
Şekilcilik ile detay konusunda hassas dengeyi kurabilme:
Şekilci olmamakla beraber, detaylardaki ipuclarını davası adına değerlendirmeyi de bilir.
Çalışkanlık ve Mücadele:
Tembellikten hoşlanmaz, çalışkandır. Mücadeleden asla vazgeçmez. Her alınan nefesin ve her atılan adımın hesabını vereceğini bilir.
‘Öyle ise kafirlere itaat etme, onlara karşı bu Kur’an’la büyük bir mücadele ver.’ (Furkân Sûresi/52)
Gelişime ve Yeniliğe Açık:
Kendini geliştirir. Hizmet ve davasındaki haklılığını anlatabilmek için kendini bilgi ile donatır. Konunun ustalarından eksiklerini tamamlar. İlmen ve ahlaken gelişimi süreklidir. Yeterli bilgi ve tecrübeye sâhip bulunmayan, ahlâkî ve mânevî gelişimini önemsemeyen, işinin ehli olmayan bir hizmet eri, layıkıyla ciddî bir hizmet ortaya koyamaz.
Ölçüleri Bilmek ve Uygulamak:
Dava ve hizmette ölçüsü Kuran ve sünnettir. Ehli sünnet vel cemaat çizgisinde hizmete kendini adar. Prensip ve esaslarını bu ölçüler doğrultusunda belirler ve tatbik eder.
Egolarından Sıyrılmak ve Kusurları Nefsten, Başarıyı Allah’tan Bilmek:
Kusurları nefsinden başarıyı Allah’tan bilir. Benlik duygusundan kurtulmak gerektiğinin bilincindedir. Dava adamı, başarılarda kendisini pay sahibi görmek yerine, karşılaşılan eksikliklerde kendisine pay arar; iyiliklere hissedar olmaya çalışmaz. Çünkü iyilik ve güzellik namına ne varsa, tamamen Allah’a ait olduğunu bilir.
Cenâb-ı Hak müminlerin, Bedir Gazvesi’ndeki muzafferiyetinden bahsederken:’(Ey habîbîm!) Savaşta onları siz öldürmediniz, fakat onları Allâh öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allâh attı.’ (Enfâl Suresi/17) buyurmak sûretiyle, gerçek fâilin hakîkatte kendisi olduğunu bildirmiştir. Hizmet ve dava adamı, güç ve kudretin ancak Allâh’tan olduğuna inanarak, hizmetlerdeki başarısından dolayı nefsine bir pay çıkarmaz.
‘Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır.Sana ne kötülük gelirse kendindendir. (Ey Muhammed!) Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter.’ (Nisâ Sûresi/79)
Başarılar karşısında şımarmaz. Hizmetteki aksaklıklardan dolayı başkalarını suçlamaz, ayıp ve kusuru öncelikle kendinde arar. Zîrâ âyet-i kerîmede:’Şımarma! Bil ki, Allâh şımaranları sevmez.’ (Kasas Suresi/76) buyurulur.
Örnek İnsan:
Hareket ve davranışlarında örnektir. Hizmetin birlikte ve bütünlük içinde yapılması gerektiğini şuurunda olup, diğer maddelerde belirtilen vasıfları taşıyarak hizmetin her aşamasında davasına sahip çıkar ve bizzat örnek olur.
Heyecanı Muhafaza:
Her zaman dava ve hizmet heyecanını muhafaza eder. Sıkıntılar karşısında tıkanmaz, bezginlik gösteremez. Aynı zamanda da çevresindeki insanları teşvik eder, örnek oluşuyla davanın önemini ve heyecanını yaşar, heyecanını çevresine yansıtır.
Sabır, Sebat ve Azim:
Sabır ve sebat ile hareket ederek belirlenen hedefler doğrultusunda azmeder, başarıyı müteakip, yeni bir hedef belirler. Zorluklara karşı direnç gösterir.
‘Ey îmân edenler! Sabredin, sebat gösterin, hazırlıklı ve uyanık olun. Allâh’tan korkun ki başarıya erişesiniz.’ (Âl-i İmrân Suresi/ 200) ‘Sabret. Şüphesiz, Allah’ın va’di gerçektir. Kesin imana sahip olmayanlar sakın seni gevşekliğe (ve tedirginliğe) sürüklemesinler.’ (Rûm Sûresi/60)
Layıkıyla Hizmet ve Dava:
Hizmeti en güzel haliyle yerine getirerek davasında başarılı olmaya çalışır. Nitekim Hak Teâlâ:
“…Biz, yaptığını en güzel şekilde yapanın amelini aslâ zâyi etmeyiz.” (Kehf Suresi/30) buyurmuştur. Peygamber Efendimiz de (sav): “Allâh Teâlâ, yaptığı işi en güzel ve sağlam bir şekilde yapan kimseyi sever.” (Deylemî, Müsned, I, 157) buyurmuştur.
İdrak Sahibi:
Dava adamı tam anlamıyla idrak sahibidir. Mutlak bir şuurla davasına sahip çıkacak idraka kavuşmuştur. ‘Rabbinizden size gerçekleri gösteren deliller geldi. Artık kim gözünü açar hakkı idrak ederse kendi yararına, kim de (hakkın karşısında) körlük ederse kendi zararınadır.’ (En’am Suresi/104)
Planlı Olmak-Zamanı Etkin Kullanabilmek:
Planlı hareket eder. İşlerin ötesini ve sonraki aşamalarını düşünerek planlarını oluşturur. Seçimleri bilinçli ve planlıdır. Müslümanın boş vakti olmamalıdır.
İnsanın en fazla boşa harcadığı nimetlerden birisi de maalesef zamandır. Belli bir karşılığı olmadan rahat bir şekilde edindiğimiz için kolayca israf edip, genellikle hakkını veremeyiz. Ancak zaman kadar önemli bir nimet bulunmaz. Geçen her an ve dakikanın kıymetini bilmeli ve buna gore hareket etmelidir. Çünkü geçen zaman geçmiştir. Bir daha geri gelmesi de mümkün değildir. Ancak Allah’ın davası yolunda harcadığımız vakit geri kazanılmış sayılır. Bunu böyle bilmek gerekir.Müslümanın boş vakti yoktur, olmamalıdır. Boş diye nitelendirilen zamanlar, aslında ziyan edilen, boşa harcanan zamanlardır. Oysa ki bu sure içerisinde Allah’ın adını, şanını ve emirlerini en ücra köşelerdeki insanlara ulaştırabilsek, ne kadar büyük görev ifa etmiş olbileceğimizi hayal bile etmek mümkün değildir. Her Müslüman, islamı bilmeyenlere İslami hakikatleri anlatsa, bütün insanlık bu hakikatlerden haberdar olacaktır.
Oluşan Yeni İhtiyaçları Belirleyebilmek:
Zamanın ihtiyaçlarını bilir. Çözüm önerilerini zamanın ihtiyaçlarını gözeterek belirler. Yani ihtiyaçları önceliklerine göre belirleyerek planlarını oluşturur.
İstişare ve Tevekkül:
İstişare eder, karar ve planlarını istişare ile alır ve gerçekleştirir. Deneme yanılma yöntemini benimsemez. O işten anlayan ehil insanları bulur. İstişare hususunda Hz. Ömer (r.a) örneğini unutmamak gerekir. O, hükmünü Kur’an ve sünnette bulamadığı konularda hemen karar vermezdi. Sahâbe-i kirâm ile uzun istişareler yapardı. Bu istişarelerin bazen haftalarca sürdüğü nakledilir. Sonunda genellikle ittifakla karara varırlardı. Hz. Ömer (r.a), istişarenin sağlıklı olması için sahâbe-i kiramdan birçok kimsenin Medine dışına yerleşmesine dahi izin vermemişti. Aynı zamanda da dava adamı her işine azmederek başlar ve daha sonra Allahu zülcelale tevekkül eder. Ona sığınır ve dayanır.
‘Senden önce de ancak, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.’ (Ali İmran Suresi/159)
‘Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.’ (Nahl Sûresi/43)
Hayrı Gözeticilik:
Her hareketinde hayrı gözetir. İyilik ve hayrı tavsiye eden, güzelliği emreden bir tutum içerisindedir. ‘Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın! Nerede olsanız Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz, Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.’ (Bakara Sûresi/148)
Ciddiyet, Vakar ve Sorumluluk:
İşin ciddiyetine vakıftır. Tavrında ve düşüncelerinde netlik hallerine ve davranışlarına yansımıştır. Sorumluluk sahibidir. Mesuliyetinin farkındalığında hareket eder, haklı davasına söz getirecek şüpheli hal ve davranışlardan kaçınır. ‘Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, “selâm!” der (geçer)ler.’ (Furkân Sûresi/63)
Kulluk Bilinci:
Kulluk şuuru içerindedirler. Kulluğun ve hizmetin sırrına ererler. Onlar için en büyük haz, Allah’a kulluk etmek, kullarına da hizmet etmektir. ‘İşte sizin Rabbiniz Allah. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. O her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O’na kulluk edin. O her şeye vekil (her şeyi yöneten, görüp gözeten)dir.’ (En’âm Sûresi/102)
Şükür:
Haklı davasında hizmetin kendisine nasip olmasını müteakiben Allah’a kendisini vesile kıldığı için şükreder.
İtaat:
Allahu Zülcelal’in ve Rasulullah’a (sav)’in emirlerine uygun hareket eder. Alacağı aksiyonların bu emir ve tavsiyelerle çelişmemesine son derece dikkat eder.
Dürüstlük:
Verdiği sözde durur, ahde vefa gösterir, cömert, cesur, doğru sözlü, güvenilir ve şahsiyet sahibidir. Kısacası Peygamber ahlâkıyla aklâklanmak onun şiarıdır.
İlim Sahibi Olmak:
Hizmet ehli olabilmek için ilim ehli olmak gerekir. Cahilin kendisine faydası olmadığı gibi, başkalarına değil fayda, zarar vermesinden korkulur. Bu nedenle kendini hizmete adayan bir mümin mutlaka ilmini arttırmalı ve bu yönde çalışmalar yapmalıdır. Bu nedenle pek çok İslam alimi ilim tahsili yolunda hayatını harcamıştır.
Objektif Değerlendirme:
Dava adamı suizanla hareket etmez. Duyumlarını inceleyerek değerlendirir. Mümkün olduğunca objektif olarak hareket eder. Aynı zamanda hareketlerini Kur’an ve sünnet süzgecinden geçirmeyi ihmal etmez.
Yardım ve Himmet İçin Talepkar Olmak:
Dava adamı hedefe ulaşabilmek için Allahu Zülcelal’den yardım diler. Neticenin hayırlı olması için talepte bulunur. Sadatı kiramdan himmet ister. Her an zikir ve dua halindedir. Müslümanlar için hayır duada bulunan, duası müstecâb, ehli dua olan salihlere yakın olur ve dualarını alır.
Uhuvvet:
İslâmî hizmetlerde görev alanlar arasında en kâmil manada uhuvveti tesis eder. Uhuvvet, ashabın birbirine muhabbeti gibi demektir. Karşılıklı muhabbet, hoşgörüye, itimat ve yardımlaşma esaslarına riayet eder.
‘Allahu Teala buyuruyor ki: Benim için birbirini sevenleri, birbirini arayıp soranları, birbirini ziyaret edenleri, birbirine ikramda bulunanları, biraraya gelip meclis kuranları muhakkak ben de severim.’ (Ahmed,Müsned V,Hakim,Müstedrek IV)
Baş Olma Kaygısından Uzaklık:
Dava adamının baş olma ya da en önde olma gibi bir kaygı ve endişesi bulunmaz. Önemli olan Allah (CC) için hizmettir. Ön saf ile arka saf, onun nezdinde farklı değildir. Diğer yandan, iltifat ve hitabette kullanılan ünvanlara da değer vermez.
Merhamet:
Şefkat ve merhamet; hizmet ehli dava adamının tabiatı haline gelmiştir. ‘(Mûsâ), “Ey Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla. Bizi kendi rahmetine sok. Sen merhametlilerin en merhametlisisin” dedi. ‘(Araf Suresi/151)
Sözünde Durmak ve Ahde Vefa:
Söz vermek, verdiği sözde durmak, yaptığı her işte ve anlaşmada sadık kalmak ahde vefadır. Yani, özü ve sözü bir olmaktır. Belki de insanı insan yapan en önemli hususlardan biridir ahde vefa.. Kelime anlamıyla, ahid ve akit sözlü ve yazılı olarak tespit edilen anlaşma demektir. Vefa da yapılan anlaşmanın icaplarını bütünüyle yerine getirmektir. Peki gerçek ahde vefa nedir?
İnsanlığın İlk Ahdi
İnsanlığın en eski sözü, misak’ı, bir ahdi vardı: “Evet sen bizim Rabbimizsin” Bizler Rab olarak seni biliriz, sana iman ederek ve ancak sana kulluk ederiz…Evet, insanlık, ilk ahdini bu şekilde ikrar etmişti Rabbine karşı. Bütün Peygamberler de ümmetlerine verdikleri bu sözü hatırlatarak, onlara gerçek, doğru ve sağlam yolun ne olduğu göstermişti. Kimisi iman etmiş kimisi de etmemişti…Ve Allahu Zülcelal verilen bu sözü son bir kez daha şu şekilde hatırlattı:“Kıyamet günüde, biz bunlardan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı. Onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da) Evet buna şahid olduk (sen bizim Rabbimizsin), dediler.” (A‘râf 7/172).Görüldüğü gibi bizlerin öncelikle yerine getirmemiz gereken ahid, Allahu Zülcelal’e verdiğimiz ahiddir. Müslüman, her şeyden evvel iman etmekle, imanın gereklerini yerine getirmeye söz vermiş olmaktadır. İmanın derecesi de söz vermiş olduğu ahde sadık kalıp kalmamasıyla ölçülmektedir.
“Mü’minler içinde öyle yiğitler vardır ki, Allah’a verdikleri sözlerine sadâkat gösterdiler. Onlardan kimi ahdini yerine getirdi (çarpıştı, şehid oldu) kimi de sırasını beklemektedir. Bunlar asla sözlerini değiştirmemişlerdir.” (Ahzab/23) Elbette böylesine sözünün arkasında duran müminlerin aşamayacağı hiçbir zorluk da olamayacaktır.
Peygamber Efendimize (SAV) Verilen Söz
Akabe biatında bulunanlar Resulullah’a (SAV) şu şekilde biat etmişlerdi: "Refahta olduğu kadar sıkıntıda, sevinçte olduğu kadar üzüntüde de onu (SAV) destekleyecek ve her konuda emirlerine itaat edeceğimize, Resûlullah'ı kendi nefislerimizden aziz tutup, durum ne olursa olsun ona muhalefet etmeyeceğimize, Allah yolunda hiç bir kınayıcının kınamasından korkmayacağımıza, Allah'a asla şirk koşmayacağımıza, hırsızlık ve zina yapmayacağımıza, çocuklarımızı öldürmeyeceğimize, kendiliğimizden uyduracağımız yalan ve dolanlarla hiç kimseye iftirada bulunmayacağımıza, hiç bir hayırlı işte Resûlullah'a muhalefet etmeyeceğimize dair bey'at ettik.” (Buhari)Böylelikle onlar Yesrib’in ilk müslümanları oldular. Bu, şüphesiz Peygamber Efendimize (SAV) mutabaatın ve İslama sıkı sıkıya bağlanmanın bir göstergesiydi.
Akitlerde Sadakat
Dinimiz yapılan ahid ve akitlere çok önem vererek, tarafların yapılan bu akitlere sadık kalmalarını ve şartlarını yerine getirmeleri üzerinde önemle durur. Eğer şartlar yerine gelmezse kişilerin birbirlerine karşı itimatları kalmaz, güven sarsılır. Bu yüzden konu hakkında gerek Kuran-ı Kerim’de ve gerekse hadis-i şeriflerde müslümanlar uyarılmıştır. Güven ortamına zarar verecek, kişilerin birbirlerine karşı olan itimatlarını sarsacak davranışlardan çekinmeleri gerektiği belirtilerek, verdikleri sözleri yerine getirmemekten, yaptıkları akitleri bozmaktan men edilmişlerdir.
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Onlar ahdini yerine getirenler ve verdikleri sözü bozmayanlardır.” (Rad/20) Bu ayet-i kerimede muttakî müslümanların ahidlerini ifa ettikleri ve verdikleri sözü yerine getirdikleri bildirilmektedir.
Diğer bir ayet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır: “Mü’minler emanetlerine, akitlerine riayet ederler.” (Mü’minun/8)
Münafıklık Alameti
İslam güzel ahlak üzerine kurulmuştur. Mümin bir diğerini aldatmaz. Verdiği sözü tutar. Yalan söylemez. Çünkü yalan söylemek, sözünde durmamak, ahde vefasızlık; münafıklık alametlerinden sayılmaktadır. Nitekim bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (SAV) şöyle buyurmaktadır: “Dört şey vardır ki bunlar kimde bulunursa o kimse halis münafıktır. Kimde bunlardan bir haslet bulunursa onu bırakıncaya kadar, kendisinde nifaktan bir haslet vardır. (O hasletler): Kendisine bir şey emanet olunursa hıyanet eder, konuşunca yalan söyler, söz verince sözünde durmaz kavga ederse baştan çıkar (haktan ayrılır.)” (Buhari)
Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır. “Kıyamet gününde sözünde durmayan her hain için bir sancak (dikilecek) bu filanın vefasızlığıdır, hıyanetidir denilecektir.” (Buhari) En dikkati çeken hadisi şerif ise: ‘Bizi aldatan bizden değildir.’ hadisidir. (Müslim)
En Güzel Örnek
Her hususta olduğu gibi bu konuda da bizlere örnek, Peygamber Efendimiz (SAV) olmalıdır. O hayatı boyunca, peygamberlikten önce ve sonrasında, bütün akitlerine sadık kalmış ve biz ümmetine de ahidlerini ifa etmeleri, sözlerini yerine getirmelerini tavsiye buyurmuştur. Peygamberimiz verdiği sözde duran, yaptığı anlaşmaya bağlı kalan en büyük insandır. Bu hususta dostunu da, düşmanını da ayırd etmemiştir. Dostuna verdiği bir sözde durup, onu yerine getirdiği gibi, düşmanlarıyla yaptığı anlaşmaya da sadık kalmış, her ne pahasına olursa olsun, aykırı harekette bulunmamıştır. Peygamberliğinden önce ticarî hususta bir dostuna verdiği sözü tutmak için üç gün beklemesi meşhurdur. O adam unutup gelmediği halde, "Nasıl olsa artık gelmez" diyerek çekip gitmemiş, verdiği sözde durmanın en güzel örneğini bizlere sunmuştur.
Tutulmayan Sözler ve Kayıplarımız
Günlük yaşantımızda, bir çok konuda birbirimize sözler veririz. Gerek beşeri ilşkilerimiz, gerekse ticari ilişkilerimiz hep söz üzerine dayalıdır. Zaman zaman da bu hususları yazılı hale getiririz. En basit örneğiyle kişi belli bir saatte bir yerde bulunacağını söylese bu bir sözleşme hükmündedir. Sözün yerine getirilmesine bir engel çıktığı takdirde karşı tarafa, buluşma saatinden önce haber verilip özür dilenmelidir. Alınan ve zamanında ödenmeyen borçlar da bunun dışında değildir. Müslümanın sözü karşı tarafa verilmiş bir senet gibidir. O bakımdan verilen söz küçüğüne, büyüğüne bakmadan mutlaka yerine getirilmelidir. Maalesef günümüzde inananlar olarak bu konuya gereken önemi veremiyoruz.
Ahde vefâ olmayınca, verilen sözler yerine getirilmeyince, insanların da birbirlerine karşı güven ve saygısı kalmamaktadır. Toplumun yardımıyla yapılacak bir çok hayırlı hizmetlerde aksama olmakta ya da tamamen yapılamaz hâle gelmektedir. Her şeyin ötesinde, zaman kaybı, para kaybı, güven kaybı, itimatsızlık oluşmaktadır. Hatta verilen sözlerin yerine getirilmemesini bahane ederek, gereksiz yalanlarla kişi başka yönden de zarara uğramaktadır. Dolayısıyla kişilerin birbirlerine hakları geçmektedir. İnananlar olarak en kötü şartlarda bile sadakatle verdiğimiz sözleri muhakkak yerine getirmeliyiz. Anamıza, babamıza, yakınlarımıza, dostlarımıza özetle birbirimize karşı da vefâlı olmalıyız.
İbret Tablolarından
Peygamberimiz en sıkışık ve en zor şartlar altında bulunsa dahi, verilen sözde durmayı, netice kendisinin aleyhine de olsa hiçbir surette vefasızlık göstermemeyi tavsiye etmiştir.
Bedir Savaşı için hazırlıklar yapılıp İslâm ordusu Medine'den ayrıldığı sırada Huzeyfe el-Yemâni ile babası Huzeyl, Peygamberimizle birlikte çarpışmak üzere yola çıkmışlardı. Müşrikler, baba-oğulu yolda görerek sorguya çektiler: "Siz herhalde Muhammed'in yanına gitmek istiyorsunuz." "Evet, bizim bundan başka bir niyetimiz yoktur" dediler.’ Bunun üzerine müşrikler, onlardan Medine'ye dönmek, Peygamberimizle birlikte savaşta bulunmamak üzere söz aldılar. Bir müddet sonra Huzeyfe ile babası Bedir'de Peygamberimizin huzuruna gelerek mücahitlerle birlikte savaşmak istediklerini söylediler, müşriklerle aralarında geçen hadiseyi de anlattılar.
Peygamberimiz, onların müşriklere verdikleri sözü öğrenince, insan gücüne o anda çok fazla ihtiyacı olmasına rağmen onlara şöyle dedi: "Hayır, siz Medine'ye dönün. Onlara verdiğiniz sözü yerine getirin. Biz de müşriklere karşı Allah'tan yardım isteriz. Onun yardımı bize kâfidir." (Buhari) Müşrik de olsa verilen sözde durmayı daha uygun görmek, ahdini bozmamak, yapılan anlaşmaya bağlı kalmak ancak bir Peygamberin gösterebileceği meziyettir.
Peygamber Efendimizin (sav) Hz. Hatice (RA) validemize karşı gösterdiği vefa da bu hususta bir diğer önemli örnektir. Hz. Aişe (RA) validemiz şöyle diyor. “Hz. Hatice (RA.)dan başka hiçbir kadına gıbta etmedim. O, Rasûlullah (SAV) ile olan nikahımdan üç yıl önce vefat etmişti. Fakat Rasûlullah (SAV) her zaman onu hatırlar, onun hatırasını anar, onun için keçi keser, etini yakınlarına, hizmetçilerine hediye eder, dağıtırdı.” (Buhari)
Bireyselleşme ve bencilliğin günümüzün temel meselelerinden olduğu düşünüldüğünde, yukarıdaki örnekler, her zaman için büyük ibret tabloları olarak karşımızda duracaktır.
Sözünü yerine getirenler, ahdine vefa gösterenler hem Allahu Zülcelal nezdinde hem de kullar nezdinde sevilen ve itibar görenlerdir. Dürüst, emin ve güvenilir vasıflarıyla vasıflanmak her mümin için bir hedef olmanın ötesinde, her müminin üzerinde şerefle taşıması ve olmazsa olmaz bir meziyet olarak algılanmalıdır. Allahu Zülcelal verdiği sözü yerine getirmeyen, ahdini bozanların kötü sonuçlarını şu şekilde bizlere bildirmektedir. “Allah’a verdikleri sözü kuvvetle pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah’ın riayet edilmesini emrettiği şeyleri terk edenler ve yer yüzünde fesat çıkaranlar, işte lânet onlar içindir ve kötü yurt (cehennem) onlar içindir.”( Ra’d/ 25)
Seviyeyi Muhafaza:
Hakiki dava adamı olan Peygamber Efendimiz (sav), ne bir işin başında ne de başarılı olduktan sonra tavrını değiştirmemiştir. İşte hakiki dava adamı da bir işe nasıl başlamışsa ulaştığı en son noktada da aynı seviyeyi muhafaza eder ve korur. Nasıl ki Efendimiz (sav) ilk devirlerde yumruklanırken, Mekke’den işkenceyle kovulurken insanca davranmış ise yine Mekke’ye de muzaffer bir fatih olarak girdiğinde de aynı durumunu muhafaza etmiş ve güzel hasletlerinde bir değişme olmamıştır. Yukarıda belirtmeye çalıştığımız özelliklere sahip en büyük hizmet ve dava adamı daha önce de belirttiğimiz gibi şüphesiz ki, Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)’dir. Peygamber Efendimiz (sav)’in halkasında da Allah Resûlü’yle aynı duygu ve düşünce içinde yaşayan nice insan yetişmişler, hep yaşatmışlar; dava aşkı ve ateşiyle yanmışlardır. Onlar nefislerini tezkiye ederek, fedakârlıkta bulunarak hep hizmet ve dava adına yaşamış ve başkaları için var olmuşlardır. Peygamber Efendimiz’den (SAV) sonra günümüze kadar da aynı hava ve atmosfer içinde ve aynı iklimde yetişmiş birçok ilmiyle amel eden alim ve Allah dostları yetişmiştir. Onlara mutabaat yapmak suretiyle dava ve hizmet ehli olmaya çalışmalı, bu ruhu gelecek nesillere de aktarabilmek için azami gayreti göstermeliyiz. Herşeyden önce de bu vasıflarla vasıflanmayı niyet etmeli ve hepimizin birer dava adamı olabileceğinin idrak ve şuuru içerisinde olmalıyız.
Allah’tan (CC) Korkmak ve Sadıklarla Beraber Olmak:
‘Ey iman edenler, Allah'tan korkun, O'na yaklaşmaya vesile arayın, O'nun yolunda cihad edin ki, mutluluğa erebilesiniz.’ (Maide/35) Allah-u Zülcelal bu ayeti kerimesinde kendisinden korkmamızı ve O’na yaklaşmak üzere sebeplere dayanmamızı emrediyor.
O Allah (CC) ki, kalplerde gizli ve açık olanı bilendir. Nefsinin insana ne tür vesvese ve oyunlar oynadığından haberdardır. ‘And olsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve biz ona şah damarından daha yakınız.’ (Kaf/16) buyuran Allah-u Zülcelal’in bizlere yakınlığı bu durumdayken, O’ndan gaflette bulunmamız büyük hatadır. Gerek nefs, gerekse şeytan, imtihan dünyasında insanı aldatmaya, özellikle de Allah korkusundan uzaklaştırmaya çalışır. Şuurlu bir mümin şeytanın bu tür telkinlere aldanmaz ve Kuran’ın aşağıdaki ayetlerine kulak verir.
‘... Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, muhakkak cezası pek çetin olandır.’(Bakara/196) ‘... Allah'tan korkup-sakının ve gerçekten bilin ki, siz O'na döndürülüp-toplanacaksınız.’ (Bakara/203) ‘... Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah herşeyi bilendir.’ (Bakara/231) ‘... Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah yaptıklarınızı görendir.’ (Bakara/233)
Yine "Öyle ise siz onlardan değil benden korkun, eğer iman etmişler iseniz."( Al-i İmran/175) buyurarak, korkuyu emretmiş ve onu imanın şartından kılmıştır. “Ey mü’minler. Allah’tan nasıl korkmak gerekiyorsa öyle korkunuz ve mutlaka müslüman olarak ölünüz.” (Al-i İmran/102) Ve en çarpıcı olanı ise “Ey Mü’minler, eğer Allah’tan korkarsanız, size iyi ile kötüyü birbirinden ayırdedecek bir basiret verir, günahlarınızı silip sizi affeder, Allah yüce fazilet sahibidir. (Enfal/29) “Allah’tan korkanlar için Rableri katında altlarından ırmaklar akan içinde ebedi kalacakları tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır. Allah kullarını çok iyi görür.” (Al-i İmran/15)
Yukarıdaki ve muhtelif ayetler ile Allah korkusunun inananlara neler kazandıracağı hakkında pek çok müjdeler bulunmaktadır.
Peygamber Efendimiz (SAV) "Allah'tan korkandan herşey korkar. Allah'tan başkasindan korkanı Allahu Teala herşeyden korkutur." "En akıllınız, Allah'tan en çok korkanınız, emir ve yasaklarına en güzel şekilde riayet edeninizdir." (Buhari)
Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Rabbinize tevbe edip nefsinizi (pislikten temizleyin) öldürün." (Bakara/54) Tevbe, Allah’ın zülcelal’in merhametinin bir sonucudur. Bu bizler için öylesine büyük bir nimettir ki, bunun kıymetini bu dünyada iken bilmemiz ve ona göre davranmamız ve önlem almamız gerekmektedir. Bu büyük nimetin kıymetini bilmeden ahirete göç edersek orada ne anlama geldiğini anladığımızda geç kalmış olarak, hiçbir fayda sağlayamayacağız. Allah-u Zülcelal’ün affetmediği kimseler helak olmaya müstehak olmuş demektir. Bu nedenle Allah-u Zülcelal’e çokça yalvarmalı ve gözyaşları içinde af ve mağfiret dilemeliyiz. Allah’ın azabının ne kadar çetin olduğunu düşünürek korkarak ve pişmanlık içerisinde yalvararak, tevbe etmeliyiz.
Tevbe bizim ümitkar olmamız demektir aynı zamanda. Tevbe etmemek ise -neüzübillah- Allah’ın (CC) merhametinden ümit kesmek demektir. Tevbenin gerçekleşmesi ancak, istiğfar edilen günahlardan uzak durmak ve kurtulmak ile olur. Tevbe istiğfar edilen konunun gereğini yerine getirmek, değişmek, ölü kalbi diriltmektir. Tevbe, bozuk hali ve kötü arkadaşı terk etmek ve Allah’a yönelmektir. Her şeyden önce nefis,ve şeytanla mücadeleye devam etmektir. Artık tevbede dil, kalp ve beden bir arada çalışmaya başlar. İstiğfar tek başına yapılabilir, fakat tek başına tevbe yapmak ve o tevbeyi korumak dünyanın en zor işidir. Bunun için Yüce Rabbimiz: “Ey iman edenler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.” (Nûr/31) uyarısında bulunmuştur.
Bu noktada tevbemizi hakiki anlamda yerine getirebilmek sadıklarla, Allah dostlarıyla mümkündür. Diğer bir ifadeyle kamil bir mürşidin huzurunda yapılan tevbeler makbuldür. Takvaya ulaşmak ve istikameti korumak için sadık kulları ile beraber olmamızın gerektiğini Kuran-ı Kerim’de açıkca belirtilmektedir. Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun. (Tevbe/119)
Tevbe, ancak ve ancak cemaatle kolay hale gelmektedir. Şüphe yok ki; kamil bir mürşidin imam olduğu topluluğun hedefi Allah’ın rızasını kazanmaktır. Sadıklarla beraber olmak, mürşid elinden tevbe almak; nefs ve şeytana karşı en büyük kazançtır.
Peygamber Efendimiz (SAV) bu vazifemizi şu temsille belirtiyor: “Müminler, iki el gibi devamlı birbirlerini temizlerler.” (Zebidî, İthafu’s-Sâde) Diğer hadis-i şeriflerde ise Allah (CC) yolunda birlik ve dirliğin insanı nasıl dirilttiği, yalnız kalanın ise nasıl felakete gittiği şöyle anlatılmıştır:
“Sizin cemaat halinde olmanız gerekir. Ayrılıp tek başına kalmaktan sakının. Şüphesiz şeytan, tek kalanla beraberdir (onu kolayca etkileyip, kalbine vesvese verir). İki kişiden ise çok uzak durur. Kim iman selâmeti ile ölüp cennetin tam ortasında olmak istiyorsa, cemaate yapışsın. Kimi iyilikler sevindiriyor, kötülükler üzüyorsa, o gerçek bir mümindir.” (Tirmizî, Ahmed, Hakim)
“Şüphesiz Allahu Tealâ, ümmetimi dalâlet (sapık fikir ve fitne) üzerinde bir araya getirmez. Allah’ın eli (rahmet ve desteği) cemaatle birliktedir. Kim cemaatten ayrılırsa ateşe gider.” (Tirmizî, Tabaranî) “Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Rasul de onlar için istiğfar etseydi, Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı.” (Nisa/64)
Demek ki ümmet için en hayırlı tevbe, Allah’ın Habibi Hz. Peygamber’in (A.S.) huzurunda yapılan, onun da şahitlik yaptığı, ayrıca dua ve istiğfarla desteklediği tevbedir. Bugün de yeryüzünde Allah-u Zülcelal’in şahidi ve halifesi sıfatını taşıyan, Rasulullah’ın (A.S.) vârisi ve ümmetinin terbiyecisi olan kâmil mürşidler de, ümmetle yaptıkları tevbe ve istiğfarda Efendimiz’in ayette anlatılan sıfatını temsil etmektedir. Kâmil mürşidler, kulların Allah Tealâ’ya yönelişlerine şahid olmakta, tevbelerinin kabulü için ayrıca yüce huzurda yalvarmaktadırlar. Onlar nezdinde yapılan tevbeler daha sevimli ve temiz bir amel olarak kabul görmektedir. Böyle bir tevbede tevazu ve acziyet vardır. Kişi kibrini kırarak nefsi hilafına hareket etmiş olur.
“Yarattığımız ümmetten öyle erler de vardır ki, onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler” (A’raf/181) Ayet-i Kerimede işaret edilen erler; insanı irşad eden, doğru yolu gösteren, gafletten uyandıran ve insanı Allah’u Zülcelal’in emir ve nehiyleri doğrultusunda terbiye ederek Allah’a ve Resulüne götürecek olan Mürşidlerdir. Allah’u Zülcelal nasıl ki zahiri ilimlerin öğrenilmesi için yeryüzünden âlimleri eksik etmiyorsa, batıni ilimlerin öğrenilmesi ve insanların manevi olarak kendilerini temizleyip doğru yola çevirecek olan mürşid-i kamilleri merhameti neticesi eksik etmemiştir.Bazı kimseler: “Muhakkak bir mürşid bulmak şart mıdır?” diyebilirler. İnsan, yüzlerce kitabı ezberlerse ve gece-gündüz ibadetle meşgul olsa bile bir mürşidin terbiyesine girmeden, üzerinde bulunan hasletlerden kurtulamaz. Tedavi yolunu bilmeyen bir hasta, nasıl doktora gitmeye muhtaçsa, nefsine mağlup olan ve bir türlü doğru yolda yürüyemeyen her insanın kendine bir mürşid bulması lazımdır. Çünkü Allah-u Zülcelal bir ayeti kerimede şöyle buyurmuştur: “İşte onlar, Allah’ın hidayetine ulaştırdığı kimselerdir; öyleyse sen de onların yoluna uy” (En’am/90) “Onlara güven ve korkuya dair bir haber gelse onu yayarlar, halbuki onu peygambere ve emre selahiyetli olanlara havale etselerdi onun ne olduğunu bilirlerdi...” (Nisa 83) Mürşid; gerçek manada Allah’u Zülcelal’i kullarına, kulları da Allah’u Zülcelal’e sevdirme görevini üstlenmiştir. Çünkü Peygamber Efendimiz (SAV) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Muhammed’in nefsini elinde bulunduran Allah’a yemin olsun ki, hiç şüphesiz, Allah’u Zülcelal’in en sevgili kulları; Allah’ı kullarına, kulları da Allah’a sevdiren, yeryüzünde hayır ve nasihat için dolaşanlardır” (Beyhaki, Şihabü’l İman, 1/367) Mürşid-i Kamiller, dünyada Allah’u Zülcelal’in dininin tebliğ edicileri, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in varisleridirler. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Âlimler, peygamberlerin varisleridir” (Beyhaki; Şihabu’l İman, 2/263) Madem ki peygamberlerin varisleridirler, öyle ise onlara uymak, onların gösterdiği yoldan gitmek, söyledikleri tavsiyeleri yerine getirmek lazımdır. Dolayısıyla insan, Allah’tan (CC) hakkıyla korkmaya başlar ve ibadetlerinin yetersizliğini görerek, şükründeki eksikliği ve acziyetini farkına varır. İbadetlerine ağırlık verir. Ancak, rehbersiz yolda, nefis ve şeytan insanı çok kolay aldatır. Az olan ibadetini bile dağlar gibi gösterir. O halde insanın Allah’ın (CC) rızasını arama yolunda, bu zatlardan uzak kalması çok yanlıştır. Bu konuda Allah’u Zülcelal bir ayeti kerimede şöyle buyurmuştur: “Bana yüz tutanın yolunu tut.” (Lokman/15) Buradan da anlaşılacağı üzere, peygamberlerin varisleri olan mürşidi kamillerin göstermiş olduğu yoldan ayrılmamak lazımdır. Çünkü Ashab-ı Kiramlar da Peygamber Efendimiz (SAV)’e tabi olarak O’nun manevi terbiyesine girerek, göstermiş olduğu yoldan yürümüşlerdir.
Mü’min olan kişi şuurlu bir şekilde düşündüğü zaman, Allah’u Zülcelal’in dostları ile beraber olmanın ve bir mürşid-i kamilin manevi terbiyesi altına girmenin bilhassa günümüz koşullarında ne kadar lüzumlu olduğunu görecektir. Çünkü Allah’tan hakkıyla korkarak, gereğini yerine getirmesi ve kişinin günahların deniz gibi olduğu bu ortamda kendisini muhafaza etmesi çok güçtür. Kendisini muhafaza edebilmesinin çaresi mürşidi kamilin terbiyesine girip, onun vermiş olduğu reçeteyi uygulamakla mümkündür. Çünkü Peygamber Efendimiz (SAV) bir hadisi şeriflerinde: “Kişi kendi arkadaşının dini üzerinedir. Öyle ise kişi kiminle arkadaşlık yaptığına baksın” (Ebu Davud ) buyurmuştur. Bu nedenle Allah’u Zülcelal’in yolunda sapmadan doğru bir şekilde yürüyebilmek için daima iyi kişilerle birlikte olmalıdır. Diyebiliriz ki; böyle kimselerle beraber olmak hem Allah’u Zülcelal’i, hem Peygamber Efendimiz (SAV)’i hem de Allah dostlarını razı eder. (Seyda Muhammed Konyevi) (KS).
Özetle ifade edecek olursak; Allah’tan korkmak gerekmektedir. Ve hakkıyla da ancak ve ancak alimler ve Allah dostları Allah-u Zülcelal’den korkarlar. Bizlerin de hakiki Allah dostlarına uyup, onların eliyle tevbe alıp, birlik ve beraberlik içinde, korku ve huşuyla Yaradanımıza yönelmemiz gerekmektedir. Unutmayalım ki, gözyaşımız ve tevbemiz en büyük sermayemiz ve ahiretimizin teminatı olacaktır.
Safların Net Olarak Belirlenmesi:
İmanla küfrün kavga halinde olduğu iki kutuplu bir dünyada yaşamaktayız. Hizmet şuur ve idrakinde olmak isteyen biz inananlar davamızda sadık isek saflarımızı net olarak belirlememiz gerekmektedir. İkisine birden taraftar olmak ve öyle görünmek öncelikle bir tezat teşkil edecektir. Bu durum diğer yanıyla münafıklığa da alamettir. Kişinin dışı neyse, içi de öyle olmalıdır. Sonunda bir bedel ödeyeceksek bile, inanç konusundaki tutumumuzu açık olarak belirlememiz gerekmektedir. İslam’a hizmet edenlerle, zamanını boşa harcayanlar şüphesiz bir tutulmayacaklardır. Malla, bedenle yapılan hayırlar ve ibadetler, Hak katında tartılacaktır.
Sonsuz âlemde herkes karşılığını eksiksiz bulacaktır. Rabbimiz bu konuda şöyle buyuruyor: “Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden bir işte bulunanın işini boşa çıkarmam. Sizin kiminiz kiminizdendir. İşte, hicret edenlerin, yurtlarından sürülüp çıkarılanların ve yolumda işkence görenlerin, çarpışıp öldürülenlerin, mutlaka kötülüklerini örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. (Bu,) Allah katından bir karşılık (sevap)tır. (O) Allah, karşılığın (sevabın) en güzeli O’nun katındadır.” (Al-i İmran, 195)
Hak’kı Hak’ka Teslim Etmek:
Hak olan gerçeği ortaya koymak, hakkı Hak’ka teslim etmektir. Bizleri sonsuz merhametiyle gözeten Allahu Zülcelal, inanmayı tavsiye etmiş ve tüm inanan gönüllere de bunu güzel göstermiştir. İnkar etmeyi, gerçeği örtmeyi, küfrü de yasaklamış, bizlere bunu çirkin göstermiştir. Doğru olan yolun bundan ibaret olduğu Yüce Kuran-ı Kerim’de her fırsatta izah edilmiş ve akletmemiz istenmiştir.
Bilin ki, aranızda Allah'ın elçisi bulunmaktadır. Eğer o, birçok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize güzel göstermiş; inkârı, fasıklığı ve (İslam'ın emirlerine) karşı çıkmayı da çirkin göstermiştir. İşte bunlar doğru yolda olanların ta kendileridir. (Hucurat/7)
İmanı Tercih Eden Hizmet Ehlinin Durumu:
Hizmet ehli iman sahibidir. İman, kişinin önünü aydınlatan bir ışık kaynağıdır. Peygamber Efendimiz (sav) buyuruyor ki: Kalbinde zerre kadar iman bulunan kimse cehennemden çıkacaktır. (Müslim)
Bununla beraber Allahu Zülcelal iman edenlere pek çok müjdelerde bulunmaktadır. Bunlardan bazıları aşağıda sunulmaktadır.
1-Allahu Zülcelal Kuran-ı Kerim’de iman eden kimselerin üstün olduklarını açıkca beyan etmiş, iman eden ve kendisini düzelten kimselere korku bulunmadığını, aynı zamanda mahzun da olmayacaklarını müjdelemiştir. İman sayesinde insan, yaratıcısına bağlanmakta, bu sayede kendinde tecelli eden ilahi isimler nispetinde değer kazanmaktadır.
Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz. (Al-i İmran/139)
Biz peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir. (En’am/48)
2-İman, insanı tüm varlığın tek sahibi olan Allahu Zülcelale muhatap kılmak ve O’na bağlamak suretiyle kişiye huzur ve şeref veren ilahi bir güç kaynağıdır. İman edenler için iyiyi kötüden ayırdedecek bir anlayış verilmektedir. Allahu Zülcelal lütfu sayesinde kötülüklerimizi örtmeyi vaadetmektedir.
Ey iman edenler! Eğer Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız o size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir ve sizin kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir. (Enfal/29)
3-İman edenler azaptan uzak olacaktır. İman edip şükredenler karşılığını mutlaka alacaktır. İman edildiği taktirde Allah’ın azap etmesini gerektirecek bir husus olamayacağı açıkça ifade edilmektedir.
Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size niye azab etsin ki? Allah şükrün karşılığını verendir, hakkıyla bilendir. (Nisa/147)
4-İman insanı dar ve kısıtlı aleminden kurtarıp, onu kendi dışındaki alemle bütünleştirmekte, onu aydınlatan bir nur olmaktadır. Allah rahmeti ve merhameti sayesinde, kişinin kendisiyle yürüyeceği bir nur ihsan edecektir.
Ey iman edenler; Allah'a karşı gelmekten sakının ve peygamberine iman edin ki, size rahmetinden iki kat pay versin, size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur versin ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (Hadid/28)
5-Pek çok ayette inananlar için bir bağışlama ve büyük mükafatlardan bahsedilerek vaadde bulunur. Üstelik bu mükafatlar sonsuz ve sınırsızdır. Ayrıca hesapsız ve süreklidir. Kesintiye uğratılmazlar.
Allah, iman edip salih ameller işleyenler hakkında, "Onlar için bir bağışlama ve büyük bir mükafat vardır" diye vaatte bulunmuştur. (Maide/9)
Ancak iman edip de sâlih ameller işleyenler başka. Onlar için, bitmez tükenmez bir mükafat vardır. (İnşikak/25)
Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenler için ise kesintisiz bir mükâfât vardır. (Fussilet/8)
6-İman sahipleri, hidayete erdirilirler ve bunun neticesi olarak da cennetle müjdelenirler.
(Fakat) iman edip salih ameller işleyenlere gelince, Rableri onları imanları sebebiyle, hidayete erdirir. Nimetlerle dolu cennetlerde altlarından ırmaklar akar. (Yunus/9)
Artık iman edip salih ameller işleyenler var ya, işte onlar için bir bağışlama, güzel bir nimet (cennet) vardır. (Hac/50)
7-Herşeyin ötesinde inanmış bir kişi, yaratılanların en hayırlısı olarak adlandırılırlar.
Şüphesiz, iman edip, salih ameller işleyenler var ya; işte onlar yaratıkların en hayırlısıdırlar. (Beyyine/7)
8-İman edenlere bereketli rızıklar müjdelenmiştir.
Allah'ın, iman edip salih amel işleyenleri mükâfatlandırması için (her şey o kitapta tespit edilmiştir.) İşte onlar için bir bağışlanma ve bereketli bir rızık vardır. (Sebe/4)
9-Dünya hayatında ve şahitlik edecekleri günde kendilerine yardım sözü verilmiştir.
Şüphesiz ki, peygamberlerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz. (Mü’min/51)
10-Kurtuluşa hak kazanmışlardır. Sonra resûllerimizi ve iman edenleri kurtarırız. (Ey Muhammed!) Aynı şekilde üzerimize bir hak olarak, inananları da kurtaracağız. (Yunus/103)
Yukarıda da belirtildiği üzere pek çok ayeti kerime de inananların inançları karşılığında pek çok mükafatlar sonsuz ikram sahibi Allah’ın lütfu ve merhameti gereği inananlara vaadedilmiştir. Bu müjdeleri görmezden gelmek mümkün değildir. Bu kadar merhametli bir Yaratıcıya ancak şükredilebilir ve amelimizin yetersizliğinden dolayı olsa olsa ancak acziyetimiz idrak edilmeye çalışılır.
Tahkiki İmanın Güzelliği
İmanın üstünlüğü kişiye göre farklılık arzetmektedir. Kimi, dünyaya meydan okuyacak ölçüde güçlü imana sahipken, kimi de inançlarına tabiri caizse pamuk ipliğiyle bağlıdır. Bu yüzden tahkiki iman dediğimiz iman , taklitten kurtulmuş, sağlam ve güçlü bir imanı ifade eder. Çünkü inanan kişi neye, niçin ve nasıl inandığının idraki içindedir.
Özellikle günümüzde bu husus en önemli konulardan biri haline gelmiştir. Bu noktada imanın güzelliği, tahkiki iman ile elde edilebilir. Çünkü mümin, herşeyde ilahi rahmetin kaynağını müşahede etmeye başlar. Her şeyde O’nun adaletini sezer, hikmeti algılar. Tam bir teslimiyet ve rıza ile gelen musibetleri tevekkülle karşılar. Zorluklar karşısında direnç gösterir. Bu sayede sadece ahiret hayatını değil, dünya hayatını da mutlulukla geçirir. Diğer yandan, nefsin ve şeytanın vesveselerine kapılmadan kalp huzuru ile saadeti elde eder.
İman Eden Hizmet Ehli ile Kafirlerin Karşılaştırılması:
Muhtelif ayetlerde iman edenler ile kafirlerin durumu mukayese edilerek inancın güzelliği, küfrün çirkinliği ve küfür ehlinin Cehennemlik oldukları mukayeseli olarak ele alınmıştır. ‘Allah iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kafirlerin velileri ise tâğuttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar.’ (Bakara/257)
‘Allah'a ve Peygamberlerine iman edenler var ya, işte onlar sıddîklar (sözü özü doğru kimseler) ve Allah katında şahitlerdir. Onların mükafatları ve nurları vardır. İnkar edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte onlar cehennemliklerdir. ‘(Hadid/19)
Allah'ın indindeki bağışları yani tövbe, merhamet, müjdeler ve lütfu ne kadar bol ve sınırsız ise; onun cezalandırması, kudreti de o kadar korkutucudur. Allah'ın itaatine muvaffak olan, O'nun yüceliğini seçmiştir; daima günah işleyense onun şiddetli azabını tadacaktır.
O halde küfrün karanlığından inancın aydınlığına giden yolda, Allahu Zülcelal’in emrettiklerini Kuran ve sünnet ölçülerinde tatbik etmemiz gerekmektedir.
Peygamber Efendimiz (sav) buyurmaktadır ki: ‘İnanan kişinin durumu hayret vericidir! Çünkü, her işi onun için bir hayırdır. Ona memnun olacağı birşey gelse şükreder, hayır işlemiş olur. Bir zarar gelse sabreder, yine hayır işlemiş olur. Bu durum sadece mümine hastır.’ (Müslim) Bu ne güzel bir müjdedir bizler için. Bir diğer hadisi şerifte ise; ‘İmanın tadını, Rab olarak Allah’ı, din olarak İslam’ı, Peygamber olarak Muhammed’i (sav) seçip bunlardan razı olanlar duyarlar.’ (Müslim).
Şunu asla unutmamamız gerekiyor ki; hizmet Allah-u Zülcelal’in emri olup, rızası bu yöndedir. Kim Allah’ın rızasını gaye edinerek hizmet yolunda yürürse o kişi Allah’ın himayesinde demektir. İhlas ile iyi niyet ve temiz amellerle süslenen hizmette, yapılan ameller boşa gitmez, feyiz ve bereket üzerinden eksik olmaz.
Yalkın Tuncay
İstanbul-2007
14 Kasım 2007 Çarşamba
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)